17 – 20 sene önce Seydişehir – 1
Bizim gençlik dönemimizi yaşadığımız Seydişehir’i zaman zaman anlatıyorum yeni yetişen Seydişehir gençliğine de, inanamıyorlar. Neler değişti neler? Nerelerden nerelere geldik. Şöyle geçmişe kısa bir yolculuk yapalım mı? Unutanlar hatırlasın. Bilmeyenler öğrensin.
17 – 20 sene önce Seydişehir de:
Lojmanlar Bölgesine (Şu an CEKA tarafından ETİBANK’ın özelleştirmesinden sonra halka satılan eski Etibank Lojmanlarının bulunduğu bölge) Sadece Lojmanlarda oturanlar girebilirdi. Etrafı tel örgülerle çevriliydi. Ayrı bir cumhuriyet gibiydi. İlk önceleri sadece ve sadece Etibank’taki Müdürler, Şefler, Mühendisler, Teknisyenler yaşardı. O yıllar da daha işçilere bile verilmezdi Lojman. Dediğimiz gibi etrafı tel örgülerle kapalı ve bildiğim kadarıyla 3 güvenlik noktası, yani giriş kapısı vardı. Bu kapılarda devletin (yani ETİBANK’ın) kadrolu bekçileri bekler. Lojmanda yaşadığını ispatlayan kimliğin yoksa asla içeri giremezdin. Biz diğer Seydişehir gençleri yüzmek için abdallar mahallesinin meşhur boklu çayını kullanırken lojmanlarda havuz vardı. Kendine özgü kafeteryası, lokali, bilardo salonu, kuaförü vardı. Oradaki hayat standartları Seydişehir’in diğer bölgelerindeki hayat standardının en az 3 katıydı.
O bölgeye girmek için ya orada yaşayan bir tanıdığın olacaktı ve kapıya telefon açıp senin misafirin olduğunu beyan edecekti ya da bekçilerden torpilli olacaktın. Hatta bir ara bu misafirlere kaplarda Ziyaretçi Kartı takıldığını iyi biliyorum.
Orada yaşamak başlı başına bir ayrılacaktı.
Hatta o zamanların tek Ortaokulu Mahmut Esat Ortaokulunda bile bu hissedilirdi. Lojman çocukları ile daha ayrı bir şekilde ilgilenilirdi. Okul içinde Lojman Çocukları ve Diğer Bölgelerin çocukları hemen ayırt edilirdi. Şimdi buna itiraz edenler olacaktır. Ama bu gerçeği değiştirmez. Gerçek bu.. Yıllar sonra İlk Mezunu olmakla her zaman gurur duyduğum İsmet Şen Ortaokulu açıldı da biz işçi ve gariban çocukları rahatladık. Çünkü İsmet Şen Ortaokulu hep işçi, köylü, gariban çocuklarından oluşuyordu ve kendimizi bulmuştuk. Mahmut Esat’ta iken bizim bir okul gezisinde yer bulup katılmamız bile hayaldi..İsmet Şen Ortaokulunda ise hayatımın ilk şehir dışı gezisini Antalya bölgesine yaptık. (İsmail Saylam Hoca’mı Mehmet Cingöz Hoca’mı ve o yıllardaki İsmet Şen Ortaokulunda ki tüm öğretmenlerimi buradan saygıyla selamlar ellerinden öperim)
Lojmanların bu durumu yıllarca devam etti. İçeri girmeyi öyle çok isterdik ki.. Onlar gibi havuzda yüzmeyi.. O bilardo salonuna gitmeyi.. Hele hele lojmanlardan bir kız arkadaş sahibi olmayı.. Bu çok enteresan bir konudur. Biliyor musunuz? O yıllar da kız çok çirkin, çok itici bile olsa, eğer lojmanlarda yaşıyorsa onu tavlayıp arkadaş olabilen gençler arkadaşları arasında ayrı bir karizmaya kavuşurdu. Ne kadar acı.. Şimdi ki Seydişehir gençliği gerçekten çok şanslı. Seydişehir’de ki her yere yasaksız girebiliyorlar. Allah o günlere geri dönmekten korusun. O yıllarda bizlere ikinci sınıf vatandaş muamelesi yapanlar utansın! Utanmaya yüzlere varsa tabi..
Film seyretmek için İki seçeneğimiz vardı. Belediye Çay parkı ve Güllüoğlu Pastanesi.. Birincisi için de ikincisi için de para lazımdı. Paranın ise sıkıntılı olduğu günlerdi. Hele bir işçi çocuğuysanız parasızlık kaderiniz demekti. O yıllarda Etibank işçileri çok para almazdı. Birinci seçenek olan Belediye Çay parkına gittiğinizde ise her 15 dakikada bir bardak çay içmek mecburi idi. Çay dağıtılırken dışarı çıkıp bir gezip gelmek sık yaptığımız şeydi. Çünkü zaten bir tepsi üzerine 100 bardak koyup dağıtılan çay size gelinceye kadar soğumuş olur, soğumasa bile o çaya verecek paramız olmazdı. Çok sonraları ise başka bir hile keşfetmiştik. Çay paraları boşlar toplanırken alınıyordu. Keşfimiz şu idi. Çayı içiyorduk ama boş bardağı yok ediyorduk. Ya cebimize atıyorduk, ya çorap içine sokuyorduk. Tabi ki kaşığını çıkardıktan sonra… İkinci seçenek olan ve Videosu olup hep karate ve Cüneyt Arkın filmleri izleten Güllüoğlu Pastanesine girmek ise bizler için sadece ütopya idi. Ben şahsen orada film izlemek için Talat Ticaret’in büyük oğlu Yunus’u orada iken yakalamaya bakardım. O içeride ise selam vermek maksadıyla girer onun ısmarladığı bir bardak kola bitene kadar izlerdik. Yunus hep ordayken denk gelen karşılaşmalarımızı hala tesadüf sanıyordur eminim
O yıllar da Seydişehir üzerinden direk Antalya’ya yol yoktu.. Hatta Konya’ya bile yoktu. Konya veya Antalya’ya gidecekseniz Beyşehir üzerinden geçmeniz gerekirdi. Bu yıllarca böyle devam etti. Ne zaman şu anki duruma geldi bende bilmiyorum. Bir Gurbet dönüşümde baktım ki Beyşehir’e uğramadan Seydişehir’deyiz. Allah sebep olandan yapandan razı olsun.
O yıllar da Seydişehir’de tiyatro vardı. Ahmet Umutlu ve ekibinin ve onların çabalarıyla dışarıdan gelen diğer ekiplerin sergiledikleri oyunlar vardı. Sanmayın ki tarih eski diye kültürsüzdük. Gider izler, duygulanır, güler, eğlenirdik. Şimdi Seydişehir’de tiyatro yok. (Varsa da ben bilmiyorum)
Okul yollarında, okul paydos vakitlerinde sivil polisler (Hatta biz onların MIT görevlisi olduklarına inanırdık) gezerdi. Okul yollarında hovardalık yapmak her babayiğidin harcı değildi. Polisleri atlatsan Kız ağabeylerini babalarını atlatamazdın. O yollarda dayak atmamış/yememiş genç çok azdır her halde..Şimdi ki gençler çok şanslı.. Artık flirt normal günlük olaylarda sayılıyor. Kimse okul önüne manita beklemeye gitmiyor. Gerek te yok sanırım. Gönüllerince istedikleri yerde buluşuyorlar. O yıllarda bir kızla erkek Seydişehir de caddeler de El Ele gözüktülerse, ya evlenirlerdi, yada kız uzun süre evlenemezdi.. Aşkların bir ciddiliği vardı.. Bir gençle arkadaşlık etmiş kız ondan ayrılsa bile ona uzun müddet başka bir genç yan gözle bakmazdı.. (Hey gidi günler..)
Mecburen ticari zekanız gelişirdi.. Ben her zaman derim. O yıllarda ki ticari zekam devam etseydi şu kesinlikle zengindim. Babam her ay başı bana harçlık verirdi. Ama bu harçlık sadece bir paket Maltepe ve Kantinde 2 bardak çay yapardı. Ama ben o harçlığı kullanarak 15 gün sigarasız kalmaz ve çayımı da içerdim. Nasıl mı? Meslek Lisesindeki yıllarımdı. Babamın verdiği harçlığa aldığım bir paket Maltepeyi içmezdim. Hemen sınıfta tek sigara olarak satardım. Parası olduğu halde baba korkusundan, eve götüremeyeceğinden dolayı paket almayan ama sigara tirkayikisi olan arkadaşlar vardı. Onlara tek sigara olarak satardım. Bu en az 3 paket sigara almaya yetecek para kazandırırdı. Bunlardan da bir paketini içer iki paketini satılığa çıkarırdım. Böyle böyle 15 20 gün sigara çay param çıkardı. Tabi arada aksilikler de oluyordu. İspiyoncu ve Kıskanç bir arkadaş işi bozarsa öğretmenler sigaraları (Sermayelerimi..) kapıveriyorlardı.. Kilot içine cep diktirdiğim o yıllardı.. Sonradan orjinalinden cepli kilotlar çıktı ama artık biz genç değildik…
O yıllar da Ilıca açıktı.. Arada okuldan kaçar çimmeye giderdik.. Pis olurdu falan ama sıcak suyunu severdik. Sanırım saati belli bir ücrete tabiydi. 50 60 kişi o daracık kapalı havuza girerdik. Kendimizi kaplıcada zannederdik. Sonradan ne olduysa kapandı. Uzun sürede açılmadı. Şu an ne alemde hiç bilmiyorum…
Naylon poşet satıp para kazandığımız yıllardı… Pazar esnafı öyle sen yeter ki mal al poşet bizden demezdi. Bu sebeple naylon poşet bir ekmek kapısıydı. Toptan alır pazarda satar sigara paramızı çıkarmaya çalışırdık. Benimde 3 – 5 kere naylon poşet satma deneyimim olmuştur. Şimdilerde bakıyorum da Pazar yerinde naylon poşet satılmıyor. Sanırım esnaf artık poşeti kendi veriyor. Ya pazarcı esnafı zenginleşti, ya poşetler ucuzladı..
Bağarası dediğimiz bölgede, çayın iki tarafını birleştiren bir asma köprü yapılmıştı. Hala neden yapılmıştı bilmem. Ama çok hoşumuza gitmişti. Sırf o körünün üzerinden geçmek için gittiğimizi bilirim. Hatta ablamın merak ediyorum beni bir götürür müsün dediğini hatırlıyorum. Bir keresinde mahalleden çocuklar toplanıp gitmiştik. Geçerken sallanması mı hoşumuza giderdi, yoksa daha önce görmediğimizde mi ilginç gelirdi, geçmiş zaman şimdi hatırlamıyorum. Ama uzunca bir süre eğlencemiz olduğunu, tecrübe kazandıkça, bisiklet ve motorsiklet ile geçme denemeleri yaptığımızı iyi hatırlıyorum. Gurbetten döndüğüm yıllarda gördüm ki artık yok. Ne oldu ki acaba?
Abdallar Çayında, o zamanki Ticaret Lisesinin hemen yakınında toplu iğneden bozma oltamızla Yağ Balığı yakalardık. Olta makinesi almak zaten ütopya idi. Misine ve İğne almaya bile çok yıllar sonra başladık. İlçede bir Talat Ticaret satardı bunları o zaman. Ama nasıl alacaksın? Bir iğne bilmem kaç para. ( Bu arada Yunus’u Uyutup birkaç olta iğnesi çaldığım çok olmuştur o yıllarda. Allah Affetsin) Eh çaresiz annemizin toplu iğnelerini evirir, büker, bir bobin ip dediğimiz ipin ucuna bağlar balığa giderdik. Ama ben balıkçılık diye ona derim. Şimdiki yapılan olta balıkçılığı resmen lüks. Şimdi herkes yakalar. Marifet o topluiğne ve bobin iple yakalamaktı. Yalnız ilginçtir, o yıllarda hiç eli bş gelmezdik. Ya balık azaldı, yada biz beceriksizleştik.. Artık eski balıklar nerde.. Yağ balığı zaten hiç yok. Ak balık, Kara Balık içinse belki Taraşçı Barajı yada Beyşehir’e gitmeniz lazım.. Keşke o günlerde ki gibi balık olsada yine topluiğne ve bobin iple yakalasak..
Bayramlarda çarşı meydanında karton üzerine çizilmiş daireler üzerindeki rakamlara para atardık. Bayram sabahları aldığımız bozuk paralar ile soluğu çarşı meydanında alırdık. Daha bayramın sabahında erken saatlerde karton üzerine, daireler üzerine rakamlar çizmiş genç girişimciler çarşı meydanında yerlerini alırlardı.Oyun çok basit oynanırdı. Elindeki bozuk parayı belli bir mesafeden karton üzerine atardın. Mesela diyelim ki attığın parayı 5 rakamının bulunduğu dairenin tam ortasına geçirdin. Attığın paranın 5 katını kazandın demektir. Eğer daire çizgilerinin üstüne giderse kaybettin demektir. Az para üttürmedim o girişimcilere..(Helali Hoş Olsun..)
Her sene yılın belli bir ayında Şehir Dışından Büyük Bir Çadır İçinde kızların çalıştığı Langırtçılar gelirdi.. Langırtçı dediğime bakmayın. Bu onların genel adıydı. İçeride her tür oyun vardı. Kaleye gol atmaca, çarkı felek, langırt, sigaraya kasnak atmaca.. Çarkıfelek denen oyundan çok para kazandığımı hatırlıyorum. Ha birde güç deneme oyunu vardı. Topuz şeklindeki bir şeye yumruğunuzla vururdunuz. Saat yelkovanı gibi bir şey, vuruş şiddetinize göre yukarı doğru çıkardı. Eğer belli bir noktayı geçerse kazanırdınız. Çok denemelerimiz olmuştur. Hep kaybettik. Sonradan uyanık arkadaşlardan birisi bir şey keşfetti.Bu merete hızlı vurdukça o yelkovanın yukarı çıkma oranı düşüyordu. Parmağınızın ucuyla dokununca ise en yüksek yere çıkıyordu. Yani hileli olduğu ortaya çıkmıştı. O sene o oyunu kaldırdıklarını hatırlıyorum. Sonraki yıllar da langırtçılar gelmeye devam etti. Ama şehir içine değil, şehir dışında ki bir yerlere.. Daha sonraki yıllarda ise gelmez oldular sanırım. Ya da biz duymaz olduk.
İlk Atari Salonu Bankalar Caddesinde Rüştü Ergen Pasajı denen yerde açılmıştı. İçinde sanırım 10 15 atari makinesi vardı. Biraderimle beraber babamdan ilk tek ve son ortak dayak yeme sebebimiz bu atari salonu olmuştur. Ondan sonra ve önce babamdan hiç beraber dayak yemedik. Bu atari salonunda hatırladığım tek oyun Bir Helikopter oyunudur.3 Jeton verirlerdi. Ama bir aşama vardı ki, dağ üzerinden size ateş eden bir makineliyi susturmanız gerekiyordu. O aşamayı hiç geçemedik. Zaten 10 lirayı harcayıp dayağı yedikten sonra bir daha da gidemedik. O atari salonu da kapandı gitti. Kimindi, kim açmıştı hiç bilmem. Sadece aklıma geldikçe içim ürperir, yediğim dayağı hatırlarım. Yalnız ilginçtir, yıllar sonra bilgisayar ve internetle ilk tanıştığımda, internetten bulup indirdiğim ilk oyun o helikopter oyunudur. Yine ilginçtir ki, yıllar sonra bana hiç eğlenceli gelmemiştir ve bu oyun için 10 lira harcayıp babamdan dayak yediğim için vicdan azabı duymuşumdur. (Demek ki her şey çocuklukta, gençlikte güzel)
Seydişehir FM ve Hilal FM vardı.. Bir ara JAVS Fm bile çıkmıştı.. Birisi hala var gerçi ama o yıllardaki gibi değil.. Bu radyolarda Rumuz Programı diye bir program hatırlıyorum. Programa telefonla katılan herkesin bir Rumuzu vardı. Öyle bir hale gelmişti ki sokaklarda herkes rumuzuyla anılır olmuştu. Yanılmıyorsam benim rumuzum Posbıyık’tı. Çok eğlenceli günler idi. Televizyon izlemeyi neredeyse bırakmıştık. Rumuz proğramı sabahlara kadar sürerdi. Telefonu düşürmek çok zordu. Otomatik arka arkaya arama yapan telefon alanlar – getirtenler oluyordu. Bir gece Deli Arif (Arif Bilgin Abimiz..) ‘in sunduğu rumuz programına yorgan altından ve fısıltıyla konuşarak posbıyık olarak katılmışken ve muhabbet hayli ilerlemişken, babamın içeri odadan paraleli açıp canlı yayının ortasında “Posbıyığında sizinde ……” demesini müteakip benim de tüm karizmam ve bu programlara katılma olayım sona erdi… (Ah baba Ah..)
Aklımdayken Nevzat Bey parkından da bahsedeyim. Kuğulu yolu üzerinde Küpe Camii’nin oradaki park. O yıllarda böyle değildi. Bu Parkın tam ortasındaki havuz o parka dikilen ağaçları sulamak için yapılmıştı. Genelde dolu olurdu. Oraya da yüzmeye giderdik. Ama dikkatli olmak zorundaydık. Her an bekçi baskın verebilir elinde orda ağaçlardan kestiği bir dal parçasıyla üzerimize yürüyebilirdi. Ben sanırım hiç bekçiye denk gelmedim, yada denk geldiysem de yakalanmadım. Hey gidi günler.. Dizimize bile gelmeyen suda yüzmeye çalışırdık.. Şimdi ne alemde o Park acaba? Uzun süredir gitmedim..
Birde kışları kaymamızı hatırlıyorum.. Kar yağıp her yanı doldurduğunda bulduğumuz naylon poşetleri yırtar, soluğu küpe camii arkasındaki şimdi mezar olan tepede alırdık. Oradan aşağı doğru poşet üzerinde kaymak öyle zevkli olurdu ki.. Kıçımız sırılsıklam olana kadar kayar, eve gelince de dayağımızı yer sıcacık kuzine sobanın başında uyurduk..Şimdilerde bakıyorum da çok kayan çocuk yok tepelerden..
Aynı tepede uçurtma uçururduk.. Bu o kadar kolay bir uğraş değildi yalnız.. Eğer kalite uçurtma yapmak istiyorsanız önce kamış bulmanız gerekirdi. Bu çok zor işti. Bunu yerine çoğu zaman marangozlar sanayine gidip çıta araklardık. Sonra da mutfaktan annemin pazardan alıp yıkayıp kurutup gelecek Pazar için hazırladığı poşetleri yürütürdük. O yıllara dair hatırlayınca içimin burkulduğu şeylerden birisi de şudur: Bu kadar malzemeyi bulduktan sonra Tutkal lazım olurdu. Ama her an bulunmazdı. Bu sebeple çok kere uçurtmayı iğne iplik ile dikerek yaptığımızı hatırlıyorum..Çok çok zaman sonra Talat Ticaret Kartal Modelli hazır uçurtmaları getirmeye başladı ama, ben onları alabilecek ekonomik güce kavuştuğumda artık çocuk hatta genç bile değildim.. (Ah ah…)
Belediye düğün salonumuz da vardı eğlence olarak.. Yazları mahallenin gençleri davetli olsakta, olmasakta cumartesi ve Pazar akşamları oraya giderdik. Mutlaka bir düğün olurdu. Tanımadığımız halde damatla gelini tebrik etmek adettendi. Çıkar sahneye hiç tanımadığımız insanların düğününde terden sırılsıklam oluncaya kadar eşekler gibi tepinirdik. Eğer birde düğün sahibi pasta ve meyva suyu dağıtmışsa.. Oh demeyin keyfimize.. Şimdiki düğünlere bakıyorumda davetli olmayan kimse yok.Şimdiki çocuklar pasta ve meyve suyuna tenezzül etmiyor, yada oynamasını bilmiyorlar..
Ramazanlarda Avcılar Kulübünde Tombala vardı.. Gırampapa teneşirlik DOKSAAAN.. Tombalayı yapan herkesin bunu belli etme şekli başkaydı. Kimisi geh geh geh geh diye bağırır.. Kimisi Burdaaaaaaaaa diye haykırır, kimiside duuuuuuuuuuuuurrr derdi.. Ama oraya takılanlar bu bağırış şeklinden kahvenin beriki ucunda olsa bile tombalayı kimin yaptığını bilirdi.. Burayla ilgili hafızamdaki en canlı hatıra ise bir arkadaşımıza vücut kalıbından dolayı Gırampapa lakabını takmamız ve yıllarca o arkadaşı bu lakapla çağırmamızdır. (Osman selamlar sana arkadaşım..)
Devamı Gelecek İnşallah..….
Şahin Çimi


şahin ben abeyn şükrü namıdeger yörük şükrü yazını başarılı buldum zevkle ve o günleri yaşayarak okudum yanlız bazı eksikleri gördüm pazarda karpuz atıp para kazanmak geceleri bozhüyük hayal etmek mantar toplamak bulduğumuz mantarları afiyetle başta grampapa ve mantar ekibiyle paylaşmak en büyük lüksümüz olan mantar ve ekibi namı deger grampapa gani tugay nihat mesut oktay hans fırtına ali ve birsürü kardeş gibi yaşadıgımız güzel insanlar ve senin askere gidecegin dönemler neyse çok şeyler ama çok güzel fakir günler yazının devamı gelsin ben sana kaynak bulurum sevgiler herşey gönlünce olsun
———————————————
Şahin Çimi Notu: Şükrü Ağabey.. Şu Mantarı karıştırmasak… Diğer konular için gelir kaynak alırım. Unuttuğum şeyler var çünkü..
jaws akvaryum olarak ben kılbıyık senin gibi pos bıyık arkadaşının beni ve diğer tüm rumuzlara selam söyler yazılarının devamını dilerim şükrü kardeşime selamlar ganitugay….